Yazılarımız

MAYRA SOLMAN DE PEYRET, Klinik Psikolog

Son zamanlarda sosyal medyada, Werner Herzog’un Encounters at the End of the World (Dünyanın Sonundaki Karşılaşmalar) isimli belgeselindeki bir sahneye sıkça rastlıyoruz. Antartika’da geçen belgeselin bu sahnesinde; sürüsünden ayrılan bir penguen, dağların olduğu yöne doğru ilerlemeye başlıyor. Bir süre ilerledikten sonra arkasına dönüp kısa bir bakış atıyor ve bir daha sürüsüne katılmayarak kendi yolunda devam ediyor. Belgesel tam bu noktada bizi, “Ama neden?” sorusuyla baş başa bırakıyor.

Ama neden?

Neden bir penguen, sürüsünün sağladığı güvenliği geride bırakarak; tek başına, belki de yaşamını sürdürebileceği kaynaklardan uzak bir yöne doğru ilerler? Bu hareketin ardında bir içgüdü mü, bir zorunluluk mu yoksa cesaret mi vardır?

Varoluşçu bir düşünür olan Paul Tillich[1]; Olmak Cesareti kitabında, var olmanın başlı başına bir cesaret göstergesi olduğundan bahseder. Ona göre cesaret, korkusuzluk değil; kaygıya rağmen var olabilme kapasitesidir. Tillich’e göre kaygı, insan varoluşunun kaçınılmaz bir parçasıdır. Çünkü insan; ölümlü olduğunu bilir, anlamsızlıkla karşılaşabilir ya da yalnız ve ayrışmış hissedebilir.

Bu yüzden kaygı, patolojik bir durum değil; var olmanın bedelidir. Günlük hayatta bu kaygıyla sık sık karşılaşırız. Örneğin, uzun süredir içinde olduğunuz bir işte güvende hissedersiniz; maaşı düzenlidir, çevre tanıdıktır. Ama zamanla o işin sizi daralttığını ya da canlılığınızı azalttığını fark edebilirsiniz. Ayrılmak kaygı verici olabilir; “Ya pişman olursam?”, “Ya başaramazsam?” gibi sorular kafanızı kurcalayabilir. Bu noktada cesaret, olası tehlikelerin geçmesini beklemek değil; kaygı varken adım atabilmektir. Bir başka deyişle

cesaret, kaygıyı ortadan kaldırmaz; aksine, onu taşıyabilme gücü verir. Yani cesaret, rahat hissettiğimiz anlarda değil; rahatsızlığın içindeyken kendimiz olmaktan vazgeçmemekle ortaya çıkar.

Günlük hayatta cesaret

Tillich’e göre; yaşamımızda, katılımla cesaret ve birey olma cesareti olmak üzere iki tür bakışa sahibiz. Katılımla cesaret; bireyin bir gruba, topluma, inanca ya da değere ait olarak varlığını onaylamasıdır. Sürü, cemaat, ideoloji ya da ilişkiler bu cesareti destekleyebilir. Aile içinde “bizde böyle yapılır” denilen kalıplara uymak, bir arkadaş grubunda dışlanmamak için sessiz kalmak ya da bir ortamda çoğunluğun fikrine katılmak bu cesaret biçimine örnektir. Bu bakış güvenlidir fakat bireyselliği göz ardı etme riski taşır. Birey olma cesareti ise; kişinin, destek azaldığında bile kendi varlığını onaylamasıdır. Yalnızlık, belirsizlik ve onaysızlık içerir. Bu bakış, sürüden ayrılmayı ve kişinin, kendi yolunun sorumluluğunu üstlenmesini gerektirir. Örneğin bir ilişkide, karşı tarafı kaybetme riskine rağmen sınır koymak; bir aile düzeninde “bana iyi gelmiyor” diyebilmek; ya da herkes aynı yönde ilerlerken kendi yönünü seçmek gibi. Bu iki cesaret biçiminin arasındaki denge, yaşamımız için oldukça önem taşır. Bazen sürüde kalmak bizi daha konforlu hissettirirken; sürüden ayrılma ihtiyacı duyduğumuz anlar da oldukça belirleyicidir.

Bir adım atmak

Sürüden ayrılma ihtiyacı duyduğumuz anlar; belki de bizi canlı tutmaya yarayan ya da otantik olmaya davet eden çağrılar olabilir. Bu çağrılara kulak verip bir adım atabilmek, konforlu dünyamızı esneterek varlığımızla karşılaşma cesareti gösterebilmektir. Belgeseldeki cesur penguenin yaptığı şey de tam olarak budur. Büyük bir isyan ya da dramatik bir kopuş sergilemeden sadece yön değiştirir. Bu küçük gibi görünen hareket, varoluşsal olarak büyük bir adımdır. Çünkü bu adım; konforu terk etmekten çok, kendi varlığıyla karşılaşmayı göze almaktır. Belki de bu sahnenin bu kadar etkileyici olmasının nedeni budur. Çünkü hepimiz, hayatımızın bir yerinde o penguenin baktığı yöne bakmışızdır. Ve soru hâlâ orada duruyordur: Sürüde kalarak güvende olmak mı, yoksa kaygıyı göze alarak kendi yolunda var olmak m

[1] Tillich, P. (1952). The courage to be. Yale University Press.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment