Yazılarımız

BUŞRA NUR VELİ, Psikoterapist

Her yıl Kasım ayında bizi bir arada olmaya ve sokaklara davet eden 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nün öyküsü aslında Latin Amerika’da başlıyor. Kadın hareketine dair bugün sürdürdüğümüz örgütlenme biçimlerinin önemli bir kısmını da o coğrafyanın kadınlarına borçluyuz. Peki neler olmuş Latin Amerika’da, gelin birlikte bakalım.

Latin Amerika’da -ve elbette tüm dünyada- kadınların mücadelesi başka mücadelelerle iç içe büyüdü. 1960’lardan itibaren kıtayı saran askeri diktatörlükler altında kadınlar örgütlenerek birbirine tutundu, Buenos Aires’te çocukları kaybedilen anneler Plaza de Mayo’da yürüdü, Şilili feministler ise “Ülkede de evde de demokrasi!” diye seslendi[1]. 1981’e geldiğimizde ise Bogotá’daki ilk Latin Amerika ve Karayipler Feminist Buluşması’nda, Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne karşı çıktıkları için 1960’ta öldürülen Mirabal kız kardeşlerin (Patria, Minerva ve María Teresa) ölüm yıldönümünü Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü ilan ettiler[2]. Kız kardeşler, diktatörlüğe karşı örgütlendikleri için öldürülmüştü. Bu cinayet, siyasi şiddetle erkek egemen şiddetin iç içe geçtiği yeri gösterdiği için kadın hareketinin ortak hafızasında yer edindi. Daha yakın bir tarihte, 2015’de Arjantin’de başlayan Ni Una Menos (Bir kadın daha eksilmeyeceğiz) hareketiyse önce bütün kıtaya yayıldı ve yıllar içinde dünyanın dört bir yanında kadınların ortak sesi oldu[3]; o ses bugün hala sokaklarda bizimle yankılanmaya devam ediyor.

Seferihisar’da 25 Kasım yürüyüşü, 2024. Fotoğraf: Haber Ekspres.[4]

“Evine dön”

Mirabal kardeşlerin ölümünün üzerinden altmış yılı aşkın zaman geçmiş olsa da dünyanın diğer ucunda ve birçok yerinde aynı baskıyla kadınlara hâlâ benzer mesajlar veriliyor. Bugün kadınları baskı altında tutmaya ve patriarkal tahakkümü yeniden üretmeye yönelik söylemler, çoğu zaman tam da destek beklenen kapılarda dile getiriliyor. Öyle ki, kadınların şiddet nedeniyle karakola başvurduğunda “Barışın, eve dönün.” yanıtıyla karşılaşması geçtiğimiz sene meclisimizde de gündeme geldi[5].

Biliyoruz ki kadına yönelik şiddetin önemli kısmı ev sayılan yerlerde, kadınların en yakınlarındaki erkekler tarafından işleniyor[6]. Şiddetin yaşandığı bu evler ise ev olma niteliğini, yani içinde huzurla barınabilmeyi, hayaller kurabilmeyi, sevdiklerini ağırlayabilmeyi ve sevgiyi paylaşabilmeye dair güven veren hissi yitirmiş oluyor.

Peki kadınlar bu cümleye nasıl cevap verdi, hadi yeniden Latin Amerika’nın öyküsüne dönelim.

Mutfağı evden çıkarmak

1970’lerin sonunda Peru’da ağır bir ekonomik kriz yaşanırken Lima’nın mahallelerinde birkaç komşu kadın erzaklarını birleştirerek ve pişirerek comedores populares adını alan halk mutfaklarını kurmuşlardı[7]. Evlerin mutfaklarında başlayan bu hareket zamanla yayıldı ve kadınlar evlerden sokaklara taşan bu mutfaklarla birlikte federasyonlar halinde örgütlendi[8]. Şili’de ise 1980’lerin başında, Pinochet döneminin baskısı altında benzer şekilde kurulan ortak mutfakların kazanları başında bir araya gelmek başlı başına bir direniş biçimi haline gelmişti; polis bu mutfakları basıp dağıtsa da kadınlar ortak kazanı korumayı sürdürdü[9].

Mutfak, alan olarak bir anlamda kadının üzerindeki bakım yükünün evdeki simgesi. Latin Amerika’da evlerden taşan bu mutfakları ise zamanla kadınlar dertlerini paylaştığı, dayanıştığı ve mücadele fitilini ateşlediği alanlara dönüştürdü, bir anlamda kendi hikayelerini yeniden yazdılar. Bu ağlar yoksulluğun yarattığı zorluklar içerisinde kadınların birbirine güvendiği, birbirine dayandığı ve nihayet dayanıştığı ilişkilerde yeşerdi. Bugün şiddeti evin dört duvarının ötesinde tanımlamaya, bunu kişisel hikâyelerimizde düşünürken aynı zamanda kamusal, sistematik bir mesele olarak da görmeye devam ediyoruz.

Seneler içerisinde kadın mücadelesinin kazanımları giderek büyüyor. Her ne kadar politik iklim ve baskıcı rejimler bu kazanımları yok saymaya dair adımlar atsa da biliyoruz ki kadınların ortak mücadelesi artık senelere uzanan bir kültür ve iktidarlardan bağımsız dün, bugün ve yarın da devam edecek. Bu umutla birlikte bugün mutfağa bir de psikanalizi davet edelim, bakalım psikanalitik gelenek kadın mücadelesinin neresinde duruyor ve tabii terapi odası bu mücadeleyle nasıl temas ediyor olabilir?

Terapi odasından sokağa

Davetimize ilk yanıt veren yine Latin Amerika olsun; zira orada kadın hareketi yalnızca sokakta ve mutfakta değil, terapi odasında da kök salabildi. Arjantin, dünyada kişi başına en çok psikoloğun düştüğü ülkelerden biri[10], psikanaliz de yöntemsel olarak oldukça yaygın. Öyle ki Buenos Aires’te psikanalistlerin yoğun bulunduğu bir mahalleye şakayla “Villa Freud” deniyor[11]. Uzun lafın kısası, terapiye gitmek kimsenin saklama gereği duymadığı sıradan bir şey.

Arjantin’deki psikanalitik yazını şöyle bir taradığımızda Arjantin Psikanaliz Derneği’nin kurucularından Marie Langer’in 1951’de yazdığı Maternidad y sexo (Annelik ve Cinsellik) kitabında kadın bedenini, anneliği ve kadına biçilen rolleri tartıştığını görüyoruz[12]. Hatta yazar 1971’de bir grup meslektaşıyla birlikte, toplumsal olandan kopuk bulduğu kurumsal psikanalizden ayrılıyor[13]. Sorusu ise en sade haliyle şu: Bir kadının acısı, içinde yaşadığı düzenden ayrı düşünülebilir mi?

Sonraları Buenos Aires’te psikanalistler Plaza de Mayo Anneleri’ne psikolojik destek veren ekipler kuruyor[14]. Şili’de ise Elizabeth Lira ve meslektaşları işkenceden kurtulanlarla “tanıklık” yöntemini geliştiriyor[15]. Yaşananı anlatmak hem iyileşmenin hem de bir suç belgesinin parçası haline geliyor. 1980’lerde de Arjantinli psikanalist Emilce Dio Bleichmar histeriyi, kadınların ezilmeye karşı söz bulamayan protestosu olarak yeniden okuyor[16].

Mutfak ile terapi odası da bu noktada ortaklaşıyor. İkisi de benzer bir işlevi görüyor, söylen(e)meyeni söze dökmenin alanı haline geliyor. Kazanın başında komşuya anlatılan da terapi odasında ilk kez dile gelen de acının yalnızca iç dünyada değil, dış gerçeklikteki karşılığını da düşünmeye ve anlamaya davet ediyor. Bugün psikoterapistler olarak hangi yöntemi benimsersek benimseyelim, işimiz büyük ölçüde iç dünyanın dinamiklerine odaklanıyor. Dış dünya olayları mesela savaşlar, şiddet olayları veya cinsiyet eşitsizliği danışan öykülerinde dillendiriliyor. Bu noktada bir danışan seans esnasında kendi hikayesi dışında politik meselelerden, savaştan ya da kadına yönelik şiddetten duyduğu rahatsızlıklardan söz ettiğinde bunu yalnızca iç dünyasını anlatmaya bir direnç ya da savunma olarak okumak eksik kalıyor. Zira tüm bu olayların öznesi aynı zamanda terapist. Terapi odası rollerin asimetrik olduğu, yani odağın danışanın iyi oluşunda olduğu, terapistin de sürece dair bilgi ve deneyime sahip olduğu bir yer. Ancak odanın ötesinde bu ikili aynı dış dünyayı paylaşıyor. O anki çalışmanın konusu her ne kadar danışanın iç dünyası olsa da kaçınılmaz olarak ve iyi ki, dış dünya acının, neşenin, mekânın ve hafızanın paylaşıldığı bir yer. Bu düzlemde düşündüğümüzde terapi odası bazen de terapist ve danışan ikilisinin bu dünyada eşit konumda durduğu bir dayanışma alanı.

Buenos Aires’ten İstanbul’a

Bu yazıda notlar düştüğümüz Latin Amerika’nın öyküsü bize hiç de uzak değil. Türkiye’de de kadın hareketi bir darbenin ardından yeniden filizlenmişti. 17 Mayıs 1987’de kadınlar İstanbul’da Yoğurtçu Parkı’nda dayağa karşı yürüdü; bu, 12 Eylül’den sonraki ilk kitlesel eylemlerden biriydi[17]. Kampanyanın ardından 1990’da kurulan Mor Çatı, birkaç yıl sonra kadınların kurduğu ilk bağımsız sığınağı açtı ve vakıf bugün hala dayanışma içerisinde kadın hakları mücadelesine devam ediyor[18].

2015’te Arjantin’de Ni Una Menos sokağa çıktığında, aynı sene Türkiye’de kadınlar aynı yılın başında Özgecan Aslan için meydanlara çıkmıştı. Dünyanın iki ucunda paylaştığımız bir diğer ortaklık ise kapıları açmak konusundaki cömertliğimiz, misafirperverliğimiz ya da ötekine açılmaya, ötekiyle paylaşmaya gönüllü olduğumuz fiziksel ve duygusal alanlar. Yazının da başlığında yer alan ve kurucu hikâyesine dair net bir bilgimiz bulunmayan Mi Casa Es Tu Casa sözü İspanyolca “Benim evim, senin evindir” gibi bir söyleme karşılık geliyor. Bu söz Latin Amerika’da da sıkça kullanılıyor. Bizim dilimizde de aklımıza birçok versiyonunu getirebileceğimiz, oldukça tanıdık bir söz; bunlardan biri de “Kapım sana her zaman açık”. Bu sözlerde kapı, yalnızca bir alanın eşiği değil; içeri davet etmenin, bazen sığınak olmanın ve kimseyi kapının önünde bırakmamanın da simgesi. Latin Amerika’nın halk mutfakları da kapılarını sonuna kadar açmıştı; kadınlar o kapılardan girip kazanın başında buluştu, birbirine tutundu. Yazıyı bitirirken biraz da bugünün kapıları açık mutfaklarına bakalım.

Bugünün ortak mutfakları

  • Dostluklar: Şiddet çoğu zaman ilk kez bir arkadaşla paylaşıldığında maruz kalan kişinin zihninde de farklı yönleriyle kavranmaya, işlenmeye başlanır. Yaşananı söze dökmek zaman zaman zor olabilir, ama destek almanın ilk adımı da çoğu zaman budur. Bir gece kalacak yer, bir yedek anahtar ya da “ne zaman istersen ara” demek de bu dayanışmanın parçasıdır.
  • Kadın örgütleri: Danışma merkezleri, sığınaklar ve hukuki destek hatları bugünün en örgütlü mutfaklarıdır. Bu örgütlerin bir kısmı ücretsiz ya da uygun ücretli hukuki ve psikolojik danışmanlık sunar; ekonomik imkânları kısıtlı olan kadınları baroların adli yardım bürolarına, sığınaklara ve ilgili diğer kanallara yönlendirir. Ekonomik durumdan bağımsız olarak, benzer deneyimleri yaşamış kadınların bir araya geldiği paylaşım ve dayanışma grupları da bu yapıların önemli bir parçasıdır. Feminist bir perspektifle işleyen bu ortamlarda kadın bir “kurban” olarak değil, kendi hayatına dair kararları verecek olan kişi olarak görülür; yaşadığı şiddet onun bütün hikâyesi sayılmaz ve otonomisi her adımda önceliklendirilir. Bu yapıları tanımak ve ihtiyacı olan kadınlara ulaştırmak da dayanışmanın bir biçimidir.
  • Kurumlar: Şiddet bir suçtur; bir kadının karakola, hastaneye, okula ya da işyerine başvurması, aynı zamanda bir suçun bildirilmesidir. Bu başvurunun ciddiye alınması bir iyi niyet meselesi değil, yasal bir sorumluluktur. Kolluk, 6284 sayılı Kanun kapsamında koruyucu tedbirler için gerekli adımları atmakla; sağlık çalışanları şiddetin izlerini kayda geçirmek ve adli bildirimde bulunmakla yükümlüdür. Başvuran kadının beyanını esas almak ve onu yeniden örselememek bu sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.
  • Terapi odası: Şiddet, terapiye çoğu zaman izleriyle gelir, kaygı, uykusuzluk, depresif duygu durumu ya da “her şeyi yanlış yapıyorum” düşüncesi gibi. Tek bir şiddet olayı bile kişinin dünyaya dair güven duygusunu sarsabilir; tekrarlayan, sistematik şiddet ise zamanla kişinin kendine ve başkalarına bakışını da etkileyebilir. Fiziksel şiddet görünür izler de bırakabilirken aşağılama, kontrol, yalıtma ya da ekonomik baskı gibi şiddet biçimleri hem çevre hem de kadının kendisi tarafından daha geç fark edilebilir. Diğer yandan şiddet barındıran bir ilişkide gerilimin birikmesi, şiddetin patlaması ve ardından gelen pişmanlık ya da “balayı” dönemiyle kendini tekrarlayan şiddet döngüsü[19] ilişkiden kopmayı zorlaştırabilir. Bu döngüyü tanımak ise değişime dair önemli bir adım olabilir. Şiddet doğrudan yaşanmasa da yine iz bırakabilir. Şiddete tanıklık eden çocuklar ve şiddetin sürdüğü bir evde yaşayanlar da onun yükünü taşıyabilir. Bu deneyimler; yeniden yaşantılama, kaçınma ve sürekli tetikte olma halleriyle kendini gösteren travmaya, uzun süreli ve kaçışın zor olduğu ilişkilerde ise duygu düzenleme, benlik algısı ve yakın ilişkilerde güçlüklerle seyreden karmaşık travmaya yol açabilir[20]. Şiddete maruz kalanlara eşlik eden yakınlar, destek çalışanları ve terapistler de ikincil travma yaşayabilir. Bu tepkileri bir kusur ya da zayıflık olarak değil, olağan dışı koşullara verilen anlaşılır yanıtlar olarak düşünmek önemlidir. Terapistler olarak önceliğimiz, danışanla birlikte güvenliği düşünmektir. İlişkiyi sürdürmek ya da bitirmek yönünde bir karara zorlamak terapinin işi değildir. Nihayet psikoterapi, Herman’ın tarif ettiği aşamalara benzer şekilde önce güvene, sonra yas tutabilmeye ve yeniden bağ kurabilmeye alan açan bir çalışmadır[21]; şiddetin bıraktığı duygusal izler burada konuşulabilir ve anlam kazanabilir; bu da kadının kendi hikâyesini kendi sözcükleriyle yeniden düşünebilmesine de imkân tanıyabilir. Nihayet terapi odası, bazen de şiddete ilişkin başvuru yollarının konuşulabildiği bir yer. Güvenliği birlikte düşünmenin bir yanı da acil bir durumda kime ulaşılabileceğini, kolluğa, savcılığa ya da sağlık kuruluşlarına nasıl başvurulabileceğini, koruyucu tedbir talep etme hakkını ve hukuki destek imkânlarını birlikte düşünebilmeyi içerir. Biliyoruz ki hak arama yolları kullanıldıkça var olmaya devam eder. Bu anlamda hiç kimse yalnız değil; dostluklarda, sivil toplum örgütlerinde ya da terapi odasında mutfakların kapıları açık, kazan hâlâ kaynıyor. Mücadele ve dayanışma devam ediyor.

[1] Baldez, L. (2002). Why women protest: Women’s movements in Chile. Cambridge University Press.

[2] Sternbach, N. S., Navarro-Aranguren, M., Chuchryk, P., & Alvarez, S. E. (1992). Feminisms in Latin America: From Bogotá to San Bernardino. Signs, 17(2), 393–434.

[3] Gago, V. (2020). Feminist international: How to change everything (L. Mason-Deese, Çev.). Verso.

[4] Haber Ekspres. (2024, 26 Kasım). Seferihisar kadına şiddete karşı yürüdü: “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz”. https://www.haberekspres.com.tr/seferihisar-kadina-siddete-karsi-yurudu-bir-kisi-daha-eksilmeyecegiz

[5] ANKA Haber. (2025, 13 Ekim). CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Asu Kaya’nın Bakan Göktaş’a tepkisi.

[6] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu. (2026). 2025 yılı kadın cinayetleri raporu. https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net

[7] Mujica, M.-E. (1994). Meals, solidarity, and empowerment: Communal kitchens in Lima, Peru (Working Paper No. 246). Women and International Development, Michigan State University. https://gencen.isp.msu.edu/files/3514/5202/7072/WP246.pdf

[8] Mujica, 1994.

[9] Bunster, X. (1984). Overcoming death in Chile. Cultural Survival Quarterly, 8(2).

[10] Al Jazeera. (2023, 18 Aralık). Sky-high inflation takes a toll on mental health in Argentina. https://www.aljazeera.com/news/2023/12/18/sky-high-inflation-takes-a-toll-on-mental-health-in-argentina

[11] Plotkin, M. B. (2001). Freud in the Pampas: The emergence and development of a psychoanalytic culture in Argentina. Stanford University Press.

[12] Langer, M. (1992). Motherhood and sexuality (N. C. Hollander, Çev.). Guilford Press. (Orijinal eser 1951’de yayımlandı)

[13] Hollander, N. C. (1997). Love in a time of hate: Liberation psychology in Latin America. Rutgers University Press.

[14] Hollander, 1997.

[15] Cienfuegos, A. J., & Monelli, C. (1983). The testimony of political repression as a therapeutic instrument. American Journal of Orthopsychiatry, 53(1), 43–51.

[16] Dio Bleichmar, E. (1985). El feminismo espontáneo de la histeria [Histerinin kendiliğinden feminizmi]. Adotraf.

[17] Bora, A., & Günal, A. (Ed.). (2002). 90’larda Türkiye’de feminizm. İletişim Yayınları.

[18] Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı. (t.y.). Hakkımızda. https://morcati.org.tr

[19] Walker, L. E. (1979). The battered woman. Harper & Row.

[20] Herman, J. L. (1992). Trauma and recovery: The aftermath of violence—from domestic abuse to political terror. Basic Books.

[21] Herman, 1992.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment