Psikolojik Danışman Hazal Sertkaya
Her gün yeni bir şeyleri hayatımıza katmanın, durmaksızın bir şeylere yetişmenin peşindeyiz. Aslında satın aldığımız ya da deneyimlediğimiz her şeyle, özümüzdeki o biricik varoluşumuzu tamamlama ve kendimizi gerçekleştirme yolculuğumuza bir anlam katmaya çalışıyoruz. Tüketimin bu denli hızlandığı bir çağda, bu alışkanlıkların içsel dengemizi ve kendimizle kurduğumuz bağı da şekillendirmesi kaçınılmaz. Ancak bu yoğun akış, yalnızca tüketim odaklı bir süreç olmak zorunda değil; aksine, neyi niçin tükettiğimizin farkına varmak, bize kendi sınırlarımızı ve ihtiyaçlarımızı keşfetme fırsatı sunabilir. Peki, dış dünyanın sunduğu bu bol tüketim içinde yönümüzü kaybetmeden kendi içsel zenginliğimizi korumak ve tüketirken de çoğalabilmek mümkün mü?
Günümüz tüketim toplumunda insanlar, artık eşyaların kendisini ya da işlevlerini değil; Fransız sosyolog Jean Baudrillard’ın da belirttiği gibi, onların etiketlerini ve temsil ettikleri statüyü satın alabiliyor. Üretimin yerini tüketime bıraktığı bu düzende, insan ilişkilerinin yerini nesnelerle kurulan yoğun bağlar alıyor, lüks ve gösteriş, manevi amaçların önüne geçebiliyor[1]. Moda, reklamlar ve kitle iletişim araçları ise bireyin özgün ihtiyaçlarını adeta gölgeleyerek, ona neyi arzulaması gerektiğini söyleyen yapay bir düzen inşa ediyor. Özellikle medya ve reklamlar sadece bir ürünü değil, doğrudan bu sistemin kendisini pazarlayarak gerçek ile sahte ihtiyaçlar arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. İnternet alışverişlerinde ürünlerin sürekli kaydedilmesi, popüler olan bir ürünün yaş aralığı fark etmeksizin birçok bireyde görülmesi, ürünün işlevi, kalitesi, temiz ve sürdürülebilir içerikli olması, etik değerlerle örtüşmesi gibi konuların görünmez olması, ihtiyaç ile istek arasındaki farkın bulanıklaşması, … Bu durum, gereksinim kavramını tamamen psikolojik bir zemine taşıyor ve bireyi, sistemin vaat ettiği o yapay “mutluluk ve tatmine” ulaşabilmek için durmaksızın tüketmeye itebiliyor.
Bu yoğun yönlendirmenin sonucunda teknoloji ve medya yoluyla, gerçek ile sanalın ayırt edilemediği yapay bir gerçeklik yaratılıyor. Bu yeni evrende, birey eleştiri gücünü yitirerek kapitalizmin tüketim arzusuna hizmet eden bir döngünün içine çekiliyor. Sosyal medyada daha çok reklam gösterip, daha çok satın aldırmaya yönelik bu sistem, bir süre sonra derin düşünmeyi imkansız kılmaya başlıyor. Böylece kişinin kendi düşünceleri değil, sistemin ona düşündürtmek istedikleri ön plana geçebiliyor. “Gerçekten buna ihtiyacım var mı?” sorusu yerini “Herkes alıyor, ben de almalıyım.” gibi düşüncelere bırakabiliyor.
Sistemin mutluluğa ulaştırma vaadiyle sunduğu tüketim arzusu, ne yazık ki içimizdeki o derin anlam arayışını beslemeye yetmiyor. Bir etiketi, bir imgeyi ya da popüler kültürün önümüze koyduğu bir ihtiyacı satın aldığımızda hissettiğimiz o anlık tatmin, yerini hızla yeni bir eksiklik duygusuna bırakıyor. Bu duruma telafi edici tüketim deniyor[2]. Teknoloji ve medyanın yarattığı yapay gerçeklik, bireyin eksik hissetmesine neden olurken mutluluk, huzur, güven gibi içsel zenginliklerini eşyalarla, ürünlerle telafi etmeye çalışmasına neden olabiliyor. Tam da bu noktada durup sormak gerekiyor: Sürekli dışarıdan yeni bir şey alarak doldurmaya çalıştığımız o boşluk, belki de eşyalarla değil, insanın kendi içindeki o şefkatli, yapıcı ve iyileştirici gücü yeniden keşfetmesiyle kapanabilir. Nitekim Baudrillard’ın da dediği gibi: “Biz aslında ürünleri tüketmiyoruz, ürünler bizi tüketiyor. Çünkü onlar gerçekmiş gibi gösterilen yapay, sahte bir dünyanın parçaları. “[3]
Tüketimin ön planda olduğu günümüz dijital dünyasında, gündelik yaşamda uygulanabilecek birkaç adım ile tüketim alışkanlıklarına dair farkındalık geliştirmek mümkün olabilir:
- İhtiyacı değerlendirmek: Bir ürün veya hizmet satın almadan önce bir gün beklemek ve ihtiyacı yeniden değerlendirmek etkili olabilir. Satın alma dürtüsüne dair farkındalık geliştirerek “Şu an gerçekten ihtiyacım olan ne?” sorusu sorulabilir. Örneğin, bir alışveriş sitesinin reklamı karşınıza çıkıyor, bir ayakkabı gözünüze çok hoş görünüyor. Son 10 günün en düşük fiyatı, indirim oranları inanılmaz, numaranız tükenmek üzere! Bu ürünü panikle satın almak yerine biraz beklemek, o ayakkabıyı nerede, nasıl kullanabileceğinizi düşünmek, gerçekten yeni bir ayakkabıya ihtiyacınız olup olmadığını değerlendirmek anlık heveslerle yapılan satın almaları engelleyebilir.
- Fark etmek: Dijital platformlarda karşımıza çıkan tüketim tuzaklarının insanlara ne satmaya çalıştığını fark etmeye çalışabilirsiniz. Bu reklamlar genellikle yetersizlik hissettirebilirler. “Cildin yeterince iyi değil, evin yeterince güzel değil, bu ürün olmadan eksiksin, bizden değilsin.” gibi mesajlar sıklıkla verilebilir. Elbette hemen ardından “Bu nemlendirici ile daha çekici olabilirsin.”, “Bu parfümü kullanırsan sen de başarılı ve güçlü görünürsün.” gibi daha iyi olmanız için sihirli ürünler sizin için hemen oracıktadır. Bu reklamların etkisini, hissettirdiği duyguyu, düşündürdüklerini fark etmek önemli bir başlangıçtır. Böylece “Gerçekten bu ürünü satın almak beni daha iyi, havalı, çekici, başarılı yapacak mı?” gibi sorular üzerine düşünülebilir, pazarlanan bu kimlik ya da yaşam tarzının insanlar için neden önemli olduğu sorgulanabilir.
- Hızlı çözümler yerine sürdürülebilir seçenekler bulmak: İnsanlar zorlu ve uzun süreçler yerine çaba harcamadan, hemen sonuç veren şeylere yönelebilirler. 15 günde yeni bir dil öğrenmek, 3 seansta kaygılarınızdan kurtulmak, tek bir takviye alarak uyku sorunlarını çözmek kulağa hoş gelebiliyor. Dijital tüketim döngüsü tam da bu umudu satıyor. Örneğin, sosyal medyada karşınıza “Her gün 5 dakikanızı ayırarak istediğiniz bedene ulaşabileceğiniz egzersiz paketi” reklamı çıkıyor. Bedeninize bakıyorsunuz, canınız sıkılıyor. Aklınızda “Tam da yaz gelirken aslında hayatımı kolaylaştırır.”, “Tam da böyle bir şeye ihtiyacım vardı.” gibi düşünceler beliriyor ve evde tek başınıza egzersiz yapmaktan hoşlanmadığınız bilgisi aklınızdan uçup gidiyor. Bu noktada, anlık tatmin ve hızlı çözümler yerine durup kendinizle ilgili düşünmek belirleyici olabiliyor. Ne tür egzersizlerden hoşlandığınızı, sizin için daha keyifli, sürdürülebilir aktivitelerin neler olduğunu, bedeninizin özgün ihtiyaçlarını değerlendirmek önemli oluyor.
Bu tüketim döngüsünün tamamen dışında kalmak hiç kolay değil. Gerçeklikten kopmadan, her adımda fark etmek, düşünmek, sorgulamak, kendimize özgün, özel seçenekler üretmek gerekebiliyor. Bilinçli bir tüketici olabilmek, insanın içindeki boşluk hissini alarak, tüketerek doldurmak yerine daha şefkatli, yapıcı ve iyileştirici çözümler bulabilmesiyle mümkün olabiliyor. Bu boşluk, eksiklik hislerini iyi tanıyabilmek, kontrol, aidiyet, sevilme, fark edilme gibi duygusal ihtiyaçları karşılamak için satın almak yerine farklı seçenekler üretebilmek etkili olabilir. Bu süreçte kendine ve başkalarına şefkatli davranmayı, aidiyeti, dayanışmayı, yardımlaşmayı önceliklendirmek, yaşamdaki zorluklarla baş etmeyi kolaylaştırabilir.
[1] Baudrillard, J. (1982). Simülakrlar ve Simülasyon. (Çev. O. Adanır), Doğu Batı Yayınları.
[2] Zheng, X., & Peng, S. (2014). Consumption as psychological compensation: a review of compensatory consumption. Advances in Psychological Science, 22(9), 1513.
[3] Baudrillard, J. (2017), Tüketim Toplumu. (Çev. N. Tutal, F. Keskin), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
